Bira koskoca bir dünya ve başlı başına bir sanattır, "Bira hamallıktır yeeaaaa" diyenlere karşı kurulmuş bilgi ve paylaşım amaçlı bir blogdur.


To teach those out there who say:"I don't like beer!", that they didn't have the right beer yet.


Her güzel şeyin bir sonu var: Son durak San Francisco

Her güzel şeyin bir sonu var: Son durak San Francisco

Los Angeles’dan ayrılırken, artık tatilin son bölümüne gelmemiz ve damaklardaki ekşi biraların da etkisiyle buruk bir sevinç eşliğinde direksiyonu kuzeye doğru çevirip San Francisco’nun yolunu tutmaya başladık. Los Angeles’dan San Francisco’ya arabayla gitmek için birkaç farklı rota seçeneğiniz mevcut. Bunlardan en hızlı olanı Interstate-5, yaklaşık 600 km’lik bir otoyol fakat fazladan birkaç saatiniz var ise mutlaka ama mutlaka “Pacific Coast Highway” ya da kısaltması CA-1 olarak geçen sahil yolunu deneyimlemelisiniz. Bu yol Los Angeles’dan San Francisco’ya yaklaşık 700 km’lik seyir zevki sunan, muhteşem manzaralar eşliğinde sürekli durup fotoğraf çekmek isteyeceğiniz bir rota. Biz de bu deneyimi yaşamak için sabah erken yola çıkıp, Los Angeles’dan sırasıyla Malibu, Santa Barbara, Solvang (buraya uğramak için rotanızı biraz daha uzatmanız gerekiyor fakat bence mutlaka görülmesi gereken muhteşem bir Danimarka kasabası), Big Sur, Carmel ve Santa Cruz üzerinden San Francisco’ya ulaştık. Yolunuzu biraz daha uzatıp Paso Robles’deki Firestone Walker’ın fabrikasına da uğrayabilirsiniz fakat biz gerek duymadık.

 

San Francisco

San Francisco’yu, craft bira akımının fitilinin ateşlendiği yer olarak tanımlayabiliriz. Bunun da sebebi, 1965 yılında Stanford mezunu bir genç olan Fritz Maytag’in, finansal sorunlar sebebiyle kapanmak üzere olan yerel bir biraevini satın alıp, burada geleneksel reçeteleri devam ettirerek büyük bira devlerinin etkisiyle unutulmaya yüz tutmuş bir geleneğin yeniden doğuşuna imkan tanıması. Burası da doğal olarak San Francisco’daki ilk durağımız olmayı fazlasıyla hak ediyor. Karşınızda Anchor Brewing.

Anchor Brewing

“Prohibition” yani alkol yasağı, Amerika’da 1919 – 1933 yılları arasında uygulanmış, ülke çapında tüm alkollü içkilerin üretilmesini, satılmasını ve taşınmasını yasaklayan bir dönem. Bu tarihten önce yani 1800’lü yıllarda, Avrupa’dan göç eden İngiliz, Alman ve Belçikalı göçmenler, kendi geleneklerini devam ettirerek bu yeni coğrafyayı bira ile tanıştırır ve bu akım ülke çapında binlerce biraevinin kurulmasına olanak tanır. Hatta kayıtlara göre 19.yüzyılın sonlarında Amerika’da 4.000 civarı lokal biraevi üretim yapıyordu ve bu sayıya yeniden ulaşılması için aradan yaklaşık 100 yıldan fazla bir süre geçmesi gerekmiş.

Çeşit çeşit bira ve o meşhur çapa logosu

Anchor Brewing’in geçmişi de 1871 yılında Kaliforniya’daki altına hücum döneminde buraya göç eden bir Alman ve aynı zamanda bira üreticisi olan Gottlieb Brekle’in bir biraevini satın almasına dayanıyor. 25 yıl sonra 1896’da, başka bir Alman bira üreticisi Ernst F. Baruth ve damadı Otto Schinkel, Jr. bu eski biraevini satın alarak buraya Anchor adını veriyorlar. Aradan 10 yıl geçtikten sonra, adeta biraevinin altında bir yatır varmışçasına bir dizi talihsiz olaylar silsilesi başlıyor ve önce Ernst F. Baruth’un ölümü, sonrasında yaklaşık 3.000 kişinin yaşamını yitirdiği 1906 San Francisco depremi, biraevinin farklı bir yere taşınmasına sebep oluyor. Ocak 1907’de Otto Schinkel, Jr. bir aracın altında kalarak vefat ettikten sonra (bu arada merak edip baktım, araçlı bir trafik kazasında ölen ilk kişi 1896 yılında Bridget Driscoll adında bir İngiliz)  akabinde gelen içki yasağı dönemiyle de 1920 yılında biraevi kapılarını kapatıyor ve bir süreliğine adı tarihin tozlu raflarına kaldırılıyor.

Prohibition kalktıktan sonra Nisan 1933’de yeni sahibi Joe Krauss, biraevinin kapılarını tekrar açsa da talihsizlikler yine peşlerini bırakmıyor ve tesiste çıkan yangın sonucuyla Anchor, bugünkü biraevinin sadece birkaç sokak ötesindeki yeni yerine taşınmak zorunda kalıyor. Burada yeniden üretime başlayan biraevinin bu kez önündeki engel ise prohibition sonrasında dev bira şirketlerinin büyük pazarlama bütçeleri ve yaptıkları pale-light lager biralar ile pazarı domine etmeleri oluyor. Bu dönemde Anchor da dahil birçok biraevi bu büyük firmalara karşı satış kaybı yaşayarak hayatlarını sürdüremiyor ve kapılarını kapatıyorlar.

1965 yılına gelindiğinde, Stanford mezunu Fritz Maytag adındaki genç, bir öğle yemeği esnasında içtiği biranın, kapanmak üzere olan biraevinin son biralarından olduğunu öğrenir ve o dönemde büyük bir risk alarak eski ekipmanları ve kötü finansallarına rağmen, Anchor’ın %51 hissesini satın alır. Fritz Maytag’i döneminin en başarılı girişimcilerinden biri yapan sebeplerden biri de, aslında halihazırda performansı iyi bir şekilde devam eden aile şirketinde çalışmayı seçmeyip, kendi hikayesini yaratmaya olan arzusu. Bir aile firması olan ve ülkemizde de beyaz eşya ürünleri satılan Maytag’de çalışmayı seçmeyip, Anchor’ı büyütme macerasına atılan Fritz Maytag, Anchor’dan sonra kurulan birçok craft biraevine de ilham kaynağı oluyor. Hikayenin bundan sonrası ise yükseliş dönemi. 2010 yılında, 73 yaşında artık emekli olmaya karar verip biraevini Keith Greggor ve Tony Foglio’ya satsa da Anchor halen Kaliforniya’nın en ikonik bira noktalarından biri ve biralarından “Steam” bugün literatürde kendi türünü yaratmış San Francisco’nun adeta resmi içeceği.

Portero Hill’deki üretim tesisi ve tadım odası neredeyse yan yana. Biz gittiğimizde fabrika kapalı olduğundan tadım odasında(oda denmeyecek kadar geniş bir alan depo desek daha doğru) biralarımızı alıp kendimizi adeta tarihin derinliklerinde yolculuğa bırakıyoruz. Dilerseniz 25$ karşılığında fabrika turu ve tadımı da yapabiliyorsunuz. Menüde Anchor’ın core biraları dışında henüz şişelenmemiş sadece burada deneyebileceğiniz seçenekler mevcut.

Anchor Steam, belirttiğim gibi San Francisco’nun adeta resmi içeceği. Lager mayası ile yüksek sıcaklıkta fermente edilen ve tür olarak “California Common” olarak geçen bu biranın, bu şekilde adlandırılmasının sebebi, Anchor’ın geçmişte kaynamış mayşeyi soğutmak için bir düzeneğinin bulunmaması ve bu amaçla fabrikanın çatısını açarak hava sirkülasyonu ile mayşeyi soğuturken fabrikadan çıkan dumana ithafen verildiği yönünde. Geleneksel “Steam” birasının ise Anchor’dan da önce Kaliforniya’da üretilen ve fıçılama esnasında içerisine ekstra maya konulan, servis edilirken mayanın ekstra gazlanma yaratması ve ilk açıldığında ortaya çıkan fazladan karbondioksit gazı ve bunun birayı fışkırtmasından geldiği yönünde görüşler mevcut.

Biralarınızı dilerseniz pint olarak, dilerseniz de tadım seti şeklinde alabiliyorsunuz. Fiyatlar San Francisco ortalamasında hatta ucuz olduğunu bile söylemek mümkün. Yemek menüsü yok, diğer mekanlarda olduğu gibi buraya da yanınızda kendi yiyeceğinizi getirebilirsiniz. Arka tarafta küçük bir hediyelik eşya bölümü mevcut, mekanın kendi otoparkı yok fakat biz gittiğimizde sokak bir hayli müsaitti. Malum San Francisco’da park yeri bulmak ciddi bir sorun. Anchor, tarihi sebebiyle adeta craft bira dünyasına müze olabilecek bir biraevi ve kesinlikle desteklenip saygı duyulması gereken bir marka. Bira dünyasında çok hızlı değişen trendler ve içeriklere ayak uydurmada biraz geç kalıyor olsa da, sadece firmanın kendi tadım odasında sunduğu tek batch’lik deneysel ve yenilikçi biralar ile herkese hitap etmeye çalışıyorlar. Santa Rosa öncesi soft bir şekilde geçtiğimiz bir önceki gün, oldukça keyif aldığımız bir yer oldu Anchor Brewing.

Adres: 1705 Mariposa St, San Francisco

Santa Rosa

Ertesi günün öğle saatlerinde San Francisco’da yaşayan Türkiye’den dostumuz sevgili Koray ve eşi Sıla ile San Francisco’ya 1 saat uzaklıktaki Santa Rosa’ya gitmek için yola çıkıyoruz. Buradaki duraklarımız yine Kaliforniya’nın en iyi biraevlerinden biri olan Russian River ve birer microbrewery olan Barrel Brothers ve Cooperage.

Russian River

Çağlar’a nasip olan bu seyahatin ve biraların hepimize nasip olması dileğiyle

Roma tarihine ilgi duyuyor ya da India Pale Ale türünde biraları seviyorsanız, Pliny the Elder ismini daha önce duymuş olmanız olası, çünkü Roma imparatorluğunda yaşamış bir yazar, filozof ve aynı zamanda bir komutan olan Pliny the Elder, bu biraevinin ürettiği ve kimi listelerde dünyanın en iyi IPA’sının adının da ilham kaynağı.

Biraevi, adını yakınında bulunan Russian nehrinden alsa da, daha çok sahibi ve aynı zamanda head brewer’ı (baş bira ustası diyelim) Vinnie Cilurzo’nun iyi bira yapma yeteneği ve bu sayede biraevinin kapısında biralarını içebilmek için bekleyen onlarca bira severin oluşturduğu kuyruklar ile biliniyor. Şarap üreten bir aileden gelen Vinnie, fermantasyon tankları ve meşe fıçılar arasında geçirdiği gençlik yıllarından sonra biraya duyduğu ilgi ile, ilk başta bir ev biracısı olarak başlayan kariyerine sonrasında yine Kaliforniya’da Blind Pig biraevinde head-brewer olarak devam eder. Dönemine göre şarap fıçılarında yıllanmış oldukça yenilikçi biralar üreten Cilurzo, 1997 yılında ise bugün sahibi olduğu Russian River Brewing’de işe başlar. Russian River, o dönemde aslında şampanya üretimi yapan Korbel adlı firmanın bir bira projesidir. Vinnie 2002 yılına gelindiğinde biraevini satın alır ve vitesi arttırır. Üretim kapasitesi artan biraevi, Vinnie’nin yaptığı Pliny the Elder IPA ile önce Kaliforniya, sonra tüm kıta, hatta tüm dünyada biraseverler tarafından tanınır ve aranır hale gelir. Pliny the Elder’ın onca yıl üst üste tadımlarda aldığı sayısız ödüller ve limitli üretimi, bira severler tarafından bulunduğu yerde içilmesi elzem olan bir efsaneye dönüşmesini sağlar. Hatta kimi listelerde dünyanın en iyi birası olarak da geçerek bu sayede oluşan yüksek talep ile San Francisco dışında dahi bulunması imkansız hale gelir. 2004 yılında, Pliny the Elder’ın daha yüksek alkollü ve daha fazla şerbetçiotlu bir versiyonu olan ve sadece taze olarak fıçıda satılan Pliny the Younger, bugün adeta bölgenin turizmini canlandıran ve her yıl lansmanının yapıldığı Şubat ayının ilk Cumartesi günü, biraevinin önünde farklı eyalet ve ülkelerden gelmiş yüzlerce kişinin içmek için sıra beklediği bir etkinlik haline gelir. 2016 yılında yapılan bir araştırmada, sadece bu birayı içmek için buraya gelenlerin, bölge ekonomisine yaklaşık 5 milyon $’lık bir katkı yaptığı belirtiliyor.

Bu hali “O kadar da kalabalık değil” hali

Bizim gittiğimiz gün, beklediğimizin aksine içeride büyük bir kalabalığın olmayışı ve genlerimizde bulunan boş masa bulma kabiliyetimizin de etkisiyle güzel bir havada biralarımızı dışarıda içebilme fırsatı yakaladık. Pliny the Elder, tabii ki de masamızın olmazsa olmazı, yanında onun temelini oluşturan, daha düşük alkollü ve şerbetçiotu aromaları daha geride olan Blind Pig. Her ikisi de acılık ve aromanın mükemmel dengelendiği çok ama çok güzel biralar. Çoğu kişi bu biraevini yaptıkları müthiş IPA’lar ile tanısa da, bana kalırsa çok daha özel ve onları asıl farklılaştıran şey,  pediococcus, lactobacillus gibi bakteriler ya da Brettanomyces adıyla bilinen vahşi maya kullanarak yaptıkları sour ve spontan-fermente biralar. Cabarnet Sauvignon fıçılarında frenk üzümü ile beraber dinlendirdikleri yüksek alkollü bir dark ale olan “Consecration”, pinot noir fıçılarında yıllandırılmış brown ale “Supplication” ve üzeri açık havuzlarda tamamen dışarıdan doğal-vahşi maya kullanılarak yapılmış “Beatification”, bu biraevinin neden bu denli saygı duyulan ve biralarını deneyebilmek için insanların onca yola katlandıkları bir yer olduğunu bizlere gösteriyor.

Girişteki küçük hediye dükkanı ve growler bölümünü geçtikten sonra geniş bir bar ve yemek alanı sizi karşılıyor. Biz yemek almasak da, pizza ağırlıklı menünün oldukça lezzetli göründüğünü söyleyebilirim. Menüdeki tüm biraları tadım kadehi, half pint ya da full pint olarak alabiliyorsunuz. Pazartesi, Cuma 14:00-16:30 arası, Pazar günü de da tüm gün boyunca Happy hour mevcut, half pint fiyatına full pint alabiliyorsunuz. Barın ardındaki tahta menüde biraların kategorizasyonu çok güzel bir şekilde yapılmış, sol taraf IPA ve tüm yıl bulabileceğiniz session ya da lager biralara ayrılmış. Sağ tarafta üstteki biralar Belgian-inspired olarak adlandırdıkları, Vinnie’nin 1989 yılında Avrupa’ya yaptığı bir gezi sonucu hayran kalarak buradan aldığı ilham ile yaptığı biralar. Tabii ki de Belçika mayası daha yüksek fermantasyon sıcaklıklarına maruz kaldığından bu biralarımız daha tatlı ve meyve aromalarına sahip. Sağ bölümün altındaki Consecration, Temptation, ve Supplication üçlüsü ise tamamı farklı şarap fıçılarında dinlendirilmiş biralar. Beatification’a gelirsek, bu bira bana kalırsa biraevinin duvarına astığı ustalık belgesi. Herhangi bir maya eklenmeden, fermantasyon aşamasına geçen biranın coolship adı verilen havuzlarda üzeri açık bir şekilde bir gün boyunca tamamen o bölgenin florasından kaynaklı vahşi maya ve bakterilere maruz kalıp daha sonra, öncesinde consecration, temptation ve supplication yıllandırılmış şarap fıçılarında beklemesi ile oluşan bir bira. Belçika’lı lambik üreticilerine ve bu bölgeye olan saygılarından dolayı Amerika ve diğer ülkelerde spontan fermantasyon ile yapılan biralar lambik olarak adlandırılmasa da bu bira spontan fermantasyon türünün en iyi örneklerinden bir tanesi. Zaten şişe olarak kişi başına belli bir limit dahilinde satılıyor ve arkasında harcanan emeği de düşünürsek biraevinin en pahalı birası olmasına şaşırmamak gerek. Uzun lafın kısası burası hem IPA, hem de sour sevenler için bir cennet.

San Francisco’ya gelen bir bira severin vakit ayırıp mutlaka uğraması gereken bir yer Russian River. Çok turistik bir yer olduğu için özellikle hafta sonları kapısında uzun bir sıra görmek mümkün fakat neyse ki ben bu yazıyı yazarken Santa Rosa’nın çok az kuzeyindeki Windsor’da yeni fabrika ve tadım odası neredeyse tamamlanmıştı ve 11 Ekim itibariyle hizmete açılacaktı. Bu Russian River için önemli bir adım, zira bu sayede şu an %100 kapasite ile çalışan üretim hattı yaklaşık 2 katına çıkmış olacak ve California dışına dahi çıkamayan biraları diğer eyaletlerde, çok şanslıysak belki Avrupa’da dahi görebiliyor olacağız (Biliyorum çok uzak bir hayal ama insan hayalleri kadar yaşarmış 😊). Russian River bu yatırımı hiçbir şekilde ortaklık almadan gerçekleştirmiş ki harcanan bütçeyi düşünürsek bağımsız bir biraevi için gerçekten riskli bir yatırım fakat konu insanların biralarını içebilmek için kapısında sıra beklediği yer olunca durum biraz değişebiliyor. Santa Rosa’daki pub’a dönersek, Vinnie röportajında buranın hiçbir zaman kapatılmayacağını belirtiyor ama en azından kapıdaki kuyrukların bu yeni üretim tesisi ile kısalacağını düşünüyorlar.

Adres: 725 4th St, Santa Rosa

İki efsane; solda Pliny the Elder, sağda Beatification

Barrel Brothers

Russian River’dan ayrılıp buraya arabayla yaklaşık 10 dk uzaklıktaki Barrel Brothers’ın yolunu tutuyoruz. Dışarıdan bakıldığında bir oto garajını andıran biraevi, 2015 yılında 3 girişimci tarafından kurulmuş, yaptıkları biraları San Francisco ve çevresindeki birçok barda görmek mümkün. Aynı bina içerisinde yer alan üretim tesisi ve tadım odasında dönüşümlü olarak fıçıdan yaklaşık 10-15 farklı birayı deneyebilmek mümkün. Biz Russian River’dan dolu bir mide ile geldiğimiz için bir tadım seti alıp olabildiğince farklı birayı denemeye çalıştık. Dark Sarcasm, Naughty Hops ve Blonde Voyage tüm yıl servis ettikleri core biralar. Özellikle dark sarcasm çok güzel bir porter, diğer biraları da genel olarak ortalamanın üzerinde. “Taking My Talents to New England” ise bu yaz Los Angeles Lakers’a transfer olan Lebron James’e etiketi ile gönderme yaparak koleksiyonerlere göz kırpıyor. Bizim için güzel bir deneyimdi, buralara kadar gelmişken farklı Russian River dışında farklı yerlerde bira içmek isterseniz denenebilir.

Adres: 399 Business Park Ct #506, Windsor

Cooperage

Rotamıza hız kesmeden devam ederken bu seferki durağımız adıyla bir viski damıtımevini andıran Cooperage Brewing Company. Burası da Santa Rosa’ya oldukça yakın, geçmişte bir ev biracısı ve aynı zamanda bira ile ilgili bir perakende sektörü çalışanı olan Tyler Smith’in, hobisini gerçek bir işe dönüştürerek, eşi Stephanie ile birlikte kurdukları bir micro brewery. Aynı Barrel Brothers gibi, bir sanayi tesisine konumlanmış biraevi, oldukça geniş ve ferah iç mekanı ile tam bir Pazar öğleden sonrası arkadaşlarınızla bira içmeye geleceğiniz bir mekan. Biz gittiğimizde fıçıda 6 farklı bira seçeneği vardı, God Loves Ugly isimli sour imperial stout’ları 2 yıl Cabarnet, Zinfandel ve viski fıçılarında dinlendirilip servis ediliyor ve oldukça farklı bir deneyim yaşayacağınızı garanti edebilirim. Zaten bir süre sonra kandaki alkolün de etkisiyle, tadımı bir kenara bırakıp kendimizi dart oynarken bulunca ne içtiğimize dahi bakmadan tüm tadım setini hızlıca yuvarladık.

Adres: 981 Airway Court g, Santa Rosa

 City Beer Store

  Cennetin kapıları da buna benzer

Cennetin kapıları da buna benzer

San Francisco’daki kısıtlı zamanımız ve gidilecek biraevlerinin fazlalığı, optimizasyon konusunda insana tez yazdıracak cinsten. Ratebeer’da yüksek puanlı bir bar ve aynı zamanda bir bottle shop olan City Beer Store da kriterlerimizi fazlasıyla karşılayan bir diğer mekan oldu. Karı-koca Beth ve Craig Wathen’in girişimiyle kapılarını Mayıs 2006’da açan San Francisco’nun bu ikonik bira mekanı, geçtiğimiz ay yeni yerine taşındı ve belirttiğim gibi hem bottle shop hem de bir bar olarak hizmet veriyor. Market bölümünden aldığınız şişeleri mekan içerisinde deneyebilir ya da yanınızda götürebilirsiniz. Fiyatlar San Francisco ortalamasında, seçenekler ise oldukça geniş.

Yıl boyunca değişmeli olarak yaklaşık 15-20 farklı bira seçeneği sunan mekanda menü ağırlıklı lokal üreticilerden oluşsa da, çok zor bulunan Parabola, Bourbon County Stout, The Abyss gibi herkesin peşinde koştuğu stout’lara da denk gelmeniz olası. Haftanın 7 günü öğlen 12’den gece 12’ye kadar açık olan barda, karnı aç olanlar için restoran bölümü de mevcut ve yemeklerde de oldukça iddialılar (Taşındıkları yeni adresin daha önceden Vietnamlı şef Charles Phan’ın Coachman adlı restoranına ev sahipliği yaptığını hatırlatalım). Biz gittiğimizde çok güzel bir fıçı menüsüyle karşılaştık ve kaldığımız yere de yakın olması sebebiyle birçok farklı birayı deneme fırsatı bulduk. Diğer birçok pub gibi buranın da müşterilerine tadım seti sunmaması eksi bir puan, zira birasına göre full ya da half pint fiyatları 7 ila 10$ arasında değişiyor ve 5-6 farklı birayı denemek hem cebi hem de karaciğeri oldukça yorabilir. Neyse ki barmenden rica ederseniz denemek istediğiniz birayı tek yudumluk taster olarak ikram ediyor. Bottleshop bölümü akşam 10’da kapandığından alışveriş yapacaksanız çok geç bir saate kalmamakta fayda var, zira insan şişeler arasında zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyor.

Adres: 1148 Mission St

 

Cellarmaker

Yeter artık vurma adam öldü dediğinizi duyar gibiyim, dayanın az kaldı, seyahatteki son 2 biraevi ve karşımızda City Beer Store’un yaklaşık 2 sokak paralelindeki Celllarmaker.

Burası kapılarını 2013 yılında açan bir micro brewery ve henüz açılalı 5 yıl olmasına rağmen yaptıkları biralar ile gümbür gümbür geliyorlar ve önümüzdeki dönemlerde adını daha da fazla duyacağımız aşikar.

Biri taze bira mı dedi?

Biraevinin kurucusu Connor Casey, koleji bitirdikten sonra San Francisco’ya taşınıp 2 yıl şarap imalathanesinde çalıştıktan sonra Cicerone sertifika programına katılıp şarap tecrübesini bira ile harmanlayan bir girişimci ve bira meraklısı. Sonrasında 2 yıl boyunca San Francisco’nun kuzeyindeki Marin Brewing Company’de çalışan Connor, eş zamanlı olarak yukarıda anlattığım City Beer Store’da da çalışmaya başlar ve burada Craig Wathen’in tecrübesinden yararlanarak kendini daha da geliştirir. Marin Brewing’de çalışırken buranın brewmaster’ı olan ve kimya diploması olmadığı için daha önce Samuel Adams’da brewmaster yerine tur rehberi olarak çalışmış olan Tim Sciascia ile tanışarak birlikte Cellarmaker’ın temellerini atarlar. Açılışta çıkardıkları çavdar IPA “Hop Slangin” oldukça sevilir ve sonrasında bu küçük biraevi yaptığı bol aromalı, düşük acılıktaki IPA’lar ve diğer biraevleri ile yaptıkları ortak projeler ile adından söz ettirmeye başlar. Bugün San Francisco’da bir Cellarmaker birasına denk gelirseniz tazeliği ile ilgili bir şüpheniz olmasın çünkü biraevinin mevcut politikasına göre ürettikleri her bira maksimum 3 gün içerisinde biraevine ulaşmış oluyor ve biraevi de fıçıyı aldıktan sonra en geç 7 gün içerisinde birayı servis etmek zorunda. Bu da zaten kullanmaktan çekinmedikleri şerbetçiotlarının, tazeliğini yitirmeden bardaklara dolup burun ve damakta aroma bombasına dönüşmesini sağlıyor.

Mekan oldukça küçük, 5-6 masa, birkaç bar taburesi dışında genelde herkes ayakta takılıyor. Mutfağı olmadığından dışarıdan yemeğinizi getirebilir ya da biraevinin yakınındaki yerlerden gelirken bir şeyler atıştırabilirsiniz. Internet sitelerinde yakınlardaki komşu restoranların ufak bir tanıtımı da mevcut.

Biralara gelirsek, dediğim gibi bu biraevinin uzmanlık alanı doğu yakasının New England IPA’larını andıran bol aromalı, düşük acılıkta ve yeni şerbetçiotu türlerini denemekten çekinmedikleri biralar. Bu yüzden menü IPA ve Pale Ale ağırlıklı. Buna ek olarak smoked coffee porter olarak tanımladıkları “Coffee&Cigarettes” içerken tütsülenmiş bir kahveyi andırırken olası tatlı eşleşmeleri için muhteşem birliktelikler yaratabilir. Üretim tesisi küçük olduğundan şu an 100% kapasitede çalışıyorlar ve 2-3 biraları dışında ancak şansınız var ise bir kez içtiğiniz birayı tekrar deneyimleyebiliyorsunuz. Bu yüzden fıçı menüsünde hızlı bir sirkülasyon var. Dönemsel olarak kutu ve şişe lansmanları da yapıyorlar. Bunların da çıktığı hafta içerisinde tükendiğini söylememe gerek yok sanırım. En son Tired Hands Brewing ile birlikte içerisine kantarel mantarı ekledikleri “Mycrokosmos” adında ilginç bir biraya imza attılar, şu an stoklarda görünse de çok kısa bir süre içerisinde bu da emekliliğe ayrılacaktır.

Adres: 1150 Howard St, San Francisco

 

Mikkeller San Francisco

Artık uçağımızın kalkmasına saatler var, eşimi alışveriş için şehirde bırakırken ben ise mideye ne koysam kârdır diyerek soluğu son durağım Mikkeller’de alıyorum. Mikkeller bildiğiniz üzere bir gypsy brewery idi yani kendi üretim tesisi yoktu, bunun yerine reçetelerini farklı biraevlerinde üreterek piyasaya sürüyordu ta ki Nisan 2016’da San Diego’da daha önce Alesmith tarafından kullanılan üretim tesisini satın alana kadar.

Mikkeller ülkemizde de biralarını bulabileceğiniz Danimarka menşeli bir marka. Yurtdışında birçok şehirde barları bulunmakta ve bu barlarda hem fıçı hem de şişe ürünlerini tercih edebiliyorsunuz. Ben genelde seyahatlerimde oranın lokal biraevlerini denemeye daha hevesli olduğum için, Mikkeller barları ya en sona bırakıyorum ya da vaktim kalmazsa pas geçiyorum, çünkü çok iyi biralara imza attıkları aşikar olsa da fiyat olarak diğer biraevlerine göre pahalı kalıyorlar. Bu nedenle San Diego ve Los Angeles’ta neredeyse önünden geçmiş olmamıza rağmen transit geçiş yapıp hakkımızı başka yerlerde kullandık, burada ise hem merkezi konumu hem de son kurşunumu daha risksiz bir yerde harcayıp Amerika üretimi Mikkeller’leri denemek istediğimden kendimi kapısının önünde buldum.

Bir kaç saate geri dönecek olmanın hüznüyle dolu son bira

Mart 2018’de Queens – New York’taki tesisin de açılışıyla, doğu ve batı olmak üzere Amerika’da 2 farklı üretim tesisine kavuşan Mikkeller, San Francisco’daki barında hem kendi hem de misafir biraevlerinden çılgın bir seçki sunuyor. Yaklaşık 40 farklı fıçı seçeneği Stone’u anımsatsa da fiyatlar biraz pahalı. Flight seçeneği olmadığından nokta atışı yapmak gerekiyor ki insan hangisini deneyeceğini şaşırıyor. Gönlüm menüdeki KBS ve Cascade’lere kaysa da buraya kadar gelmişken Mikkeller San Diego üretimi Missy Elliot NEIPA ve De Dolle’den Oerbier söylüyorum. Menüde ayrıca sour&wild ale’lerin yer aldığı şişe biralar da mevcut. Kısacası buraya gelip de kendinize göre bir bira bulmadan ayrılmanız neredeyse imkansız. Tek tavsiyem kredi kartı ekstrenize dikkat edin.

Adres: 34 Mason St, San Francisco

 

Mikkeller’den ayrılıp, 35 kiloluk içi bira dolu valizimle havaalanının yolunu tutarken, kendimi şu biraevine de gitseydim, şu birayı da içseydim gibi sorular sorarken buldum. Fakat sonradan düşündüm ki ne gezilecek biraevlerinin, ne de denenecek biraların sonu yok burada. Amerika genelinde, sayısı altı bini geçen craft bira üreticileri her geçen gün artmaya devam ediyor ve siz tatilinizi planlarken dahi listeye bir yenisi daha ekleniyor. Kaldı ki bizim gibi 2-3 haftalık tatilinize hem farklı şehirler gezmeyi hem de olabildiğince çok sayıda biraevine gitmeyi sığdırıyorsanız, zaman planlaması çok ama çok önem kazanıyor. Biz 14 güne yaklaşık 20-25 farklı biraevi/bar, 100’ün üzerinde de bira sığdırdık. Umuyorum ki yazıları keyifle okumuşsunuzdur, elimden geldiğince bu tarafa yolu düşebilecek bira severlere bir ön bilgi oluşturmayı amaçladım. Sevgili Onur’a kalbi kadar temiz bu sayfaları ayırdığı için tekrardan teşekkürler, umarım önümüzdeki bir dönemde, bu yazının bir de doğu yakası versiyonunu yazar, sizlerle buluşuruz.

 Teşekkürler

 

Yeni bir türün doğuşu mu: "Brut IPA"

Yeni bir türün doğuşu mu: "Brut IPA"