Bira koskoca bir dünya ve başlı başına bir sanattır, "Bira hamallıktır yeeaaaa" diyenlere karşı kurulmuş bilgi ve paylaşım amaçlı bir blogdur.


To teach those out there who say:"I don't like beer!", that they didn't have the right beer yet.


Stone'dan Avrupa Hamlesi: Stone Brewing World Bistro & Gardens Berlin

Stone'dan Avrupa Hamlesi: Stone Brewing World Bistro & Gardens Berlin

Berlin'in en güzel tarafı ne diye sorarsanız, kimisi size yeşilliği, kimisi karmakarışık kültür sentezlerinin olduğu kozmopolit yapısı, bir kısmı da diğer büyük şehirlere kıyasla olan ucuzluğunu sayar size. Sizin sebebiniz hangisi olursa olsun buna Stone'un Berlin'deki yerini eklemenizde fayda var. Resmi açılışından 2 hafta önce gezme ve oturma fırsatı buldum ve nutkum tutuldu. 

Ulaşmak için biraz yol katetmeniz gerekecek. Alexanedrplatz'tan S7'ye bindikten sonra Atillastr.'de inip 20 dakika (1,6km) yürüyebilirsiniz. Ya da U8'e binip Hermannstr.'de 288 numaralı otobüse bindikten sonra Friedenstr./Großbeerenstr.'de inebilirsiniz. Tabii 15 dakika daha yürümeniz gerekecektir bu şekilde de. Yaklaşık varış süreniz 45-55 dakika arası. Biraz uzakta olduğu bir gerçek.

Ben S7'yi kullanmayı tercih ettim nasılsa hızlı yürür daha çabuk varırım diye, bu sırada tesisin etrafından dolaştığım orman içindeki yoldan geçmem gerekti. Bu tarz bir parkur:

Köprüden önce son çıkış, güzel biraya 1,2km kaldı

Normalde yol düz ve kara karıştıran ayrımlar yok, ama ümitsizliğe kapılmayalım diye tabela koymuşlar

Kendi enerjisini üreten bir bira devi, alkışlar Stone için

Yürü yürü bitmedi koskoca yol, hala güneş panelleri

Hava da o gün şansa 26 derece. Ben açılışına yetişmek için 12 gibi kapıda olmayı hedefliyordum, yani öğle sıcağında, güneş tepedeyken bu çorak açık arazide bira içmeye can atan bir ben. Yanımdan 4 adet 50-60 yaşlarında adam bisikletleriyle geçiyor. Tahmin ediyorum ki uzun bir kullanımdan sonra serinlemeye gidiyorlar. Bisikletim olsun istedim tam da o an.

Stone, Berlin'deki yere 130 farklı lokasyonu ve coğrafyayı inceledikten sonra karar vermiş. 1901 yılında kurulmuş olan havagazı tesisini mekan olarak belirlemişler. 

Ana bina 3200 metrekare büyüklüğünde kocaman bir hangar. Aynı zamanda 2000 metrekarelik şişeleme ve dağıtım merkez de bu kocaman tesisin içinde. Ek olarak yerel bir kahveci olan Five Elephant Coffee ile de anlaşmışlar. Bazı bira projelerinde kullanılmak üzere kahve çekirdeklerini onlardan temin edeceklermiş. Mocha IPA'i Berlin'de yapacakları günü beklemedeyim. Ya da bir coffee porter, ya da kahve çekirdeklerinde dinlendirdikleri bir stout. Yenilikçi bir marka olmanın oluşturduğu beklentiler tam olarak bunlar.

Pub'ı görüyorum ama bit türlü ulaşamıyorum. Teller hala devam ediyor. 16.dakikanın sonunda sola sapıp henüz inşaat halinde olan bir başka binanın yanından en sonunda giriş yapabiliyorum. Heyecanlandığımı hatırlıyorum. Hava güzel, ortam güzel, keyfim yerinde, biralar için sabırsızlanıyorum.

Buranın seçilmesinin bir başka nedeni de Avrupa için bir dağıtım merkezi konumunda olması. Berlin'deki üretim ve şişeleme 17 Avrupa ülkesine bira olarak geri dönecek. Hangi ülkeler? Avusturya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, İrlanda, İngiltere, İtalya, Litvanya, Letonya, Hollanda, Norveç, İspanya, İsveç, İsviçre ve Polonya. Evet doğru tahmin. Türkiye listede yok. Bu günleri görebilecek miyiz bilemiyorum.

stone-european-beers

Aralık 2015'te üretime başladıklarından beri Haziran 2016'da 33 lük teneke kutu Stone IPA ve 50lik teneke kutu Arrogant Bastard Ale üretimi yapılmış. Temmuz'da da Stone Ruination Double IPA ve Cali-Belgique başlamış. Serinin devamı da gelecek tabii. Benden duymuş olmayın, sıradaki bira Go to IPA olacakmış.

 

Ana binaya varıyorum. Dışarıda oturan orta yaşlı bir çift ile az ileride beni bisikletleriyle geçen Almanlar var. Bakıyorum bir Alman olarak Weissbier söylemişler. En azından buraya kadar gelip ne içmeyeceğimi biliyorum deyip içeriyi ve dekoru incelemeye giriyorum. Yine tek kelime: "MUH-TE-ŞEM". Şuraya bakar mısınız:

Şu kocaman salona bakın, burayı akşam kalabalığında düşünemiyorum

Tribün yakın çekim

Ağacın arkasındaki tribüne dikkatinizi çekerim. Burası girişin sol tarafı

Burası grişin sağ tarafındaki koca masalardan biri, büyük gruplar ve tadımlar için

İçerisinin güzelliği daha da bitmedi. Library cafe olarak geçen kütüphane kısmı bile mevcut. Yukarıda gördüğünüzsol tarafta kalan tribün gibi kısmın arkasında bir bölme burası:

Burası da o süper rahat odamsı bölümü

Aynı yer, kötü ışıklı çekim

Gezim bitiyor ve artık biraları denemek için oturacak yer arıyorum. Gönlüm ve aklım library cafe kısmında kaldıysa da havanın ender güzel olduğu günlerden biri olduğu için dışarıya çıkıyorum. Menüye göz gezdirmek için baktığımda seçenekler yine baş döndürücü. 25 adet Guest bira, yani Stone olmayan, kardeş biralar, 25 adet de sadece Stone'un biraları. 50 birayla burası bir cennet. Daha önce sadece listeden 3-4 bira ancak denemişimdir. Menünün Eylül ayı itibariyle son hali şu şekilde:

"Misafir" biraların listesi

Stone biraların listesi

Gelsin Stoutlar

Mümkün olduğunca çok bira denemek istiyorum ama bunları sarhoş olmadan yapmam gerek. Cok zor bir iş biliyorum ama kırk yılda bir gelince el mahkum. Bu yüzden garsondan aldığım tüyo ile bütün biraları 0,15ml söylüyorum. Yine geleneği bozmayarak stout ve porterları en öne alıyorum. Bu şekilde bir liste ve görüntü çıkıyor:

Biralardan bahsetmem gerekirse, üstten aşağıya doğru; Imperial Coconut Hazelnut Porter Prototype Yani hindistan cevizli ve fındıklı porter, Allah'ım sana geliyorum), Americano Stout ve Bourbon Barrel Aged Arrogant Bastard Ale (ismi ve tarzı çok havalı, tadı da öyleydi). Kısa kısa açıklamak istiyorum. Bunlardan ilki "prototip" bira, Stone lardan başka yerde bulup içemeyeceğiniz deneysel bir bira. Alkol oranı %9,3. Burunda anında bir hindistan cevizi kokusu ile devamında kahve, çikolata ve karamelli maltlar var. Tadında direkt hindistan cevizi en ağır basanı, arkadan arkaya kavrulmuş ve karamel maltları, kahve ve bitter çikolata. Fındık henüz çok belli belirsiz. Aromalar çok dengeli, gövdesi ve karbonasyonu da keza. hindistan cevizi ve diğer tatlar alkol oranını çok güzel maskeliyor. Bundan bardak bardak içebilirsiniz, sarhoş olduğunuzu da anca ayağa kalkınca farkedersiniz.

Americano stout ise apayrı bir hikaye, %8,7 alkollü bol bol kahveli bir Imperial Stout. Bunu üretirken her 120 varil biraya yaklaşık olarak 120 kg kadar da espresso kullanmışlar. Ayrıca 4 farklı şerbetçiotu ile de taçlandırmışlar bu reçeteyi. Bunlar Columbus, Chinook, Amarillo ve Cascade. Tadı aşırı espresso, ancak kokusu vanilya, karamel ve çikolata. Günlük kafein ihtiyacınızı bu biradan karşılayabilirsiniz gayet. Tadında turunç da var, kavrulmuş kahve de var, kakao da var. Kompleksiteden ölecek birazdan bu bira.

Bir Ale'dan beklenmeyecek koyuluğa sahip Bastard Ale ise %8,1 alkollü. Çam, çayır-çimen kokusu ile başlıyor şerbetçiotunun varlığı, portakal ile de devam ediyor. Malt ise kendini toffee ve meyvemsi bir tatlılıkla gösteriyor. Hayal meyal bourbon kokusu alıyorum ve o an tamam diyorum, bu kokuyu aldığıma göre artık tadına bakabilirim. Tadı kokuyla aynı, karamel ve toffee. Bitiminde bisküviyi andıran güzel bir aroma da bırakıyor. Ama asıl vanilya ile anlıyorsunuz ki bu varilde bekletilmiş.

Bu üçlüden oldukça zevk alıyorum, saate bakıyorum 40 dakika olmuş. Karnım da yavaştan kazınmaya başlıyor. Ve yemek ile birlikte artık Ale tadımına yöneliyorum. Yemek menüsünü başarılı bulduğumu söylemem gerek. Fiyatları çok pahalı değil ama Berlin ortalamasının üzerinde gibi geldi bana muadil yerlerle kıyasladığımda. Peynir ve şarküteri tabağı 18€ mesela. Benim sipariş verdiğim karides taco da 18€. Yemek ile birlikte nelerin gidebileceğini danıştıktan sonra bir sonraki 3lüyü söylüyorum.

Karides Taco'm sheqiL yolumdan CheQiL

IPA turuna çıkıyorum bu sefer ve söylediklerim yukarıdan aşağıya: Cali-Belgique IPA, Ruination Double IPA ve Go To IPA.

İlk Go To'nun tadına bakıyorum, açık renkli hafif köpüklü, filtrelenmiş %4,7 Alkol oranlı bir session IPA. Koklar koklamaz bir ormandaymışım gibi hissettiren bol meyvemsi, çam kokulu bir bira karşılıyor. Mango, ananas ve portakal da ara ara geliyor. Tadı ise daha tropik meyveli özellikle mango, daha az çam tadı. Kaçınılmaz şekilde şerbetçiotunu da hissettiriyor. Orta gövdeli bitimi biraz acı ve "dry". Bu birayı pide ile kıyaslayarak yorumumu tamamlamak istiyorum. Pidenin nasıl kokusu efsane, tadı ise kokusu kadar güzel olmuyorsa bazen, bu birada da aynı şey var. Keşke koktuğu kadar güzel tadı olsa:)

İkinciye geçerken yemeğim geliyor. Yemesi çok kolay olmayan tacoların içinden ısırırken malzeme fışkıran bir yemek. Sağı solu kirleterek yemekten başka çarem yok. Bira bardaklarını minimum lekelemek tek dileğim bu noktada.

Daha önce de tadına bakıp aklımda yer etmiş olan Ruination Double IPA'e geldi sıra. %6,9 alkollü Belgian style IPA türünde Imperial IPA. IBU 77, biraz acı bir tat bekliyorum. En son içtiğimden bu yana aklımda biraya dair bir şey kalmamış. O sebeple denemek için bu birayı söylemiştim. Biraz beklediği için daha çok aroma ve koku yayacak sıcaklığa gelmiş olduğunu düşünerekten direkt burnumu bardağa gömüyorum. Beklendiği şekilde burnumu mandalina, portakal limon tezgahına daldırmışım gibi hissediyorum. Akabinde çam kokusu, hatta reçinemsi başka kokular da geliyor. Şerbetçiotu kokusu da olmazsa olmazı. İlk yudumda bisküvi, kek, kavrulmuş bir şeyler geliyor ağzıma. Kokusuyla tadı arasında bu kadar fark beklemiyordum. Ama bitimindeki turunç yine şaşırtmıyor ve şerbetçiotundan gelen acılıkla birlikte tatlı tadı çok güzel dengeliyor. Bu bira içerdiği alkolü de saklamıyor, ağızda ve aşağı inerken hissediyorsunuz. IPA standartlarına göre bile dengeli bira diyemeyeceğim, çünkü tat geçişlerini fazla sert buldum; bir anda beliren tatlılığın anında kaybolup yerini acılığa bırakması gibi. Bunun haricinde damakta bıraktığı aroma çeşitliliğine hayran kalmamak işten değil.

Evet ve bitti, ama durmak yok, hala denemek istediğim 3 bira ve yemeğin üzerine kahve niyetine içmek istediğim mocha IPA var

Sarhoşluktan önce son çıkış: Elvis Juice, Stone Mocha IPA ve Vanilla Porter

Güneş tepede, promil sağlam, artık yavaştan kalkmam gerektiğini içten içe biliyorum. Buraya kadar gelmişken de maksimum deneme yapma niyetindeyim. Aklımda Bira Sevdası nın da çokça övdüğü Brewdog Elvis Juice var ilk. Yanında yemek üzeri kahve yapmak için Mocha IPA söylüyorum. Vanilla Porter'ı da merak ediyorum, alkol oranı makul (%5,9). Mocha IPA'in ağzımı buracağından eminim, o yüzden Vanilya ile dengelemeyi düşünüyorum. Garsona bu Porter'ı o kadar sormuşum ki, ücretsiz ikramda bulundu tadına bakmam için. Bardağın 1/8 dolu olma sebebi de bu. Aynı şekilde kahve ikram etmek yerine Mocha IPA ikram etti. Böylece Elvis'e eşlik edecek tatlı-acı karışımım da hazırlanmış oldu:)

İlk yudumu Elvis'ten almayı planlıyorum. Henüz damağım tamamen uyuşmamışken bu meyve aromasını alabilmek istiyorum. Bakır renginde %6,5ABV'Lik Elvis Juice buruna ilk tropikal aromalar çalıyor. Greyfurt ikinci planda, şerbetçiotu kokusu ile birlikte portakal ve karamel de yerini almış bu IPA'de. Orta acılıkta ve greyfurt suyu kıvamında bir bira. Greyfurta bayılırım ama alkol ile birleştiği kısmıyla alakalı soru işaretlerim hala baki. Tatlı aromalar otsu ve mango ile "dry" şekilde bitiyor. Candi tatlılığı da hatrı sayılır şekilde hissediliyor, kan portakalının az daha şekerli, buruk ve aromatik hali. Bendeki hayal kırıklığını iki şeye bağlıyorum: 1- BiraSevdası bu birayı bana o kadar çok övdü ki beklentim uzaydaydı, 2- O kadar çok ve farklı profilde bira içtim ki artık ister istemez damağım yorulmuş / uyuşmuş olabilir. Bir şans daha vermek üzere Elvis'i bu sıcakta yarım ve yalnız başına bırakıyorum.

Elvis Juice ile alakalı çok yakın zamanda gerçekleşen bir haberi de bu noktada paylaşmam gerekiyor. Elvis Presley hanesi Brewdog'un sahiplerine dava açıyor Elvis isminin kullanımı yüzünden. Brewdog'un tepesindeki James Watt and Mark Dickie de isimlerini mahkeme kararıyla Elvis yapıyorlar :) Ben daha güzel bir cevap düşünemezdim

Yarı IPA yarı Stout, ikisi arasında gidip gelen Mocha IPA bir Double / Imperial IPA olarak geçiyor ve alkol oranı %9. IPA'e kakao koymak kimin fikriyse o arkadaşı kenara alalım lütfen, bir ödülü hakediyor. Yoğun kakao, çikolata ve kahve kokusu arasında, portakal, turunç aroması alabilmek ve aynı zamanda karamel maltını hissedebilmek başka hangi birada olabilir ki? Tadı da kokunun peşinden geliyor. %9 alkol yazıyor ama bence yalan, çünkü onu da hissetmiyorsunuz. Be açıkçası beğendim ve bu türün diğer biralarını da denemek için ufkumu genişletmeye karar verdim. Berlin'den 1 hafta sonraki Uzakdoğu seyahatimde Mikkeller'in Mocha IPA'ini de tamamen bu biranın gölgesinde denedim, o da bir sonraki yazının konusu.

Bitti mi? Bitmedi

Evet ben de son biram olduğunu sanıyordum, ama Elvis yarım kalınca bir hakkım daha açıldı diye düşünerek son siparişimi verdim. Valla bu son :) Menüdeki Guest biralara göz gezdirirken özellikle hafif biraları aradım ki daha fazla abartmanın anlamı yok. Mikkeller 1000 IBU söylemek istiyordum ama %9 alkolü ile metronun yolunu bulamamaktan korktum. Ve Oskar'ı Evil Twin Hipster Ale alıyor. Evil Twin aklımda Soft DK, Lil' B, Molotove Lite gibi biralarıyla her zamanMikkeller'in kötü kardeşi olarak yeri apayrıdır bende. Battı balık yan gider, siparişi veriyorum, bol köpüklü, arka planda mahzun Elvis Juice'un gözüktüğü bu sahne ile tamamlanıyor son bira keyfim.

 

%5,5 ABV bir American Pale Ale. Kutu tasarımı ise harika. Ekmek, karamel ve malt kokusu, baharat ve turunç ile karışıyor. İçince de karamel maltı ile acı bir bitimi oluyor. Bir hata yaptığımı ikinci yudumda anlıyorum. Siz sıcaktan deyin, ben kanımdaki alkolden diyeyim, yanlış kararlarımın esiri oldum bu noktada. Hele de kapanışı kötü bir birayla yapmak en kötüsü. Damakta ve akılda bıraktığı bu izi silmek için bir şeyler daha yiyip içmek gerekecek.

Buraya kadar okuyup sabır gösterdiğiniz için teşekkürler. Son söz: Gidip görülmesi gereken bir yer. Tasarımı dekoru ve biraları ile tam bir cennet. Benim gibi tek kişi değil de 2 3 kişi giderseniz daha da çok bira deneme fırsatınız olur. Fıçı bira listesi de sürekli güncelleniyor, yeni bir şeylere rast gelmemeniz imkansız. Şehre biraz uzak ama toplu taşıma var. Deneyin derim.

Bitişi Bonus bir bilgiyle tamamlamak istiyorum. Stone'un logosu olan Gargoyle'un hikayesi:

"İsim olarak önce "Stone"'a karar verilmiş. Stone İngilizce "taş" demek. Gargoyle da kökeni Fransızca "gargouille" sözcüğüne dayanan bir tür gotik mimari ögedir. Yani şu an sağda duran görsel. Gargoyle ların da hemen hepsi taştan yapılmıştır. Yani Stone'dan. Stone ilk kurulduğunda oldukça geleneksel Avrupa türlerine sadık biralar üretmeyi planlamışlar. Gargoyle da geleneksel Avrupalı bir motif olduğu için bu hırslarını yansıtıyormuş.

Gargoylelar tarihte kötü ruhlardan ve kötülüklerden koruyucu motifler olarak binaların en tepelerine dikilirlermiş. Stone Brewing'in hikayesinde ise onları bira ve yemeklerde kullanılan günümüzün modern kötülükleri olan kimyasal ve ucuz katkı maddelerinden koruyormuş. Özetle Stone'un kendi "ruhunu satmasından", "özünden sapmasından" koruyormuş."

Stone'un Berlin'deki "koruyucu" meleği

 
belirtmekte fayda var, alkol dostunuz değildir ve sağlığa zararlıdır, burada alkolü özendirmeye çalışan bir yazıdan bahsetmiyoruz. anlatımlarım reklam amacı taşımamakta olup tamamen kendi kişisel görüş ve beğenilerime göre sunulmaktadır
— birasever.com

 

 

 

 

 

 

 

Bir bardak şato, bir bardakta şato: Kasteel Blond

Bir bardak şato, bir bardakta şato: Kasteel Blond

Kömür birası, sıvı füme et veya kül sosu: Aecht Schlenkerla Marzen

Kömür birası, sıvı füme et veya kül sosu: Aecht Schlenkerla Marzen